SON DAKİKA
Hava Durumu
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文

Doğa intikam almaz, sadece kendini hatırlatır!

Yazının Giriş Tarihi: 03.11.2026 18:51
Yazının Güncellenme Tarihi: 03.11.2026 18:53

Depremler, seller, orman yangınları, kuraklık ve heyelanlar… Son yıllarda yaşadığımız afetler, insanlığın doğayla kurduğu ilişkiyi yeniden sorgulaması gerektiğini gösteriyor. Peki, gerçekten doğa mı değişti, yoksa biz mi doğanın kurallarını unuttuk?

Bir zamanlar mevsimlerin bir düzeni vardı. Kışın kar yağar, ilkbaharda yağmurlar toprağı besler, yazın güneş ısıtır, sonbaharda doğa dinlenmeye çekilirdi. Elbette geçmişte de büyük afetler yaşanırdı. Ancak bugün değişen iklim koşulları, plansız kentleşme ve doğaya yönelik müdahaleler, doğal olayların çok daha ağır sonuçlar doğurmasına neden olabiliyor.

Artık birkaç saat süren sağanak yağış, bir şehrin sokaklarını nehre çevirebiliyor. Günlerce devam eden aşırı sıcaklar, ormanlarımızı yangın tehlikesiyle karşı karşıya bırakıyor. Toprak susuzluktan çatlıyor, barajlardaki su seviyeleri düşüyor, çiftçi geleceğinden endişe ediyor.

Ve biz, her felaketin ardından aynı cümleyi kuruyoruz:

“Böylesini daha önce görmedik!”

Oysa asıl sormamız gereken soru şu: Yaşadıklarımızdan gerçekten ders çıkarıyor muyuz?

Afet doğal olabilir, felaketin boyutunu insan belirler

Deprem, dünyanın jeolojik yapısının bir gerçeğidir. Yağmur yağacaktır, nehirler taşabilecektir, toprak kayabilecektir. Bunları tamamen engellemek mümkün değildir.

Ancak bir depremde binaların yıkılması, bir yağmurda şehirlerin sular altında kalması ya da bir heyelanda evlerin toprak altında kalması yalnızca doğanın sorumluluğuna yüklenemez.

Dere yataklarına yapılan binalar, betonla kaplanan topraklar, yetersiz altyapılar, denetimsiz yapılaşma ve bilimsel uyarıların dikkate alınmaması, doğal olayları insan hayatını tehdit eden büyük felaketlere dönüştürüyor.

Bir dere yatağına bina yapıp ardından su baskınına şaşırmak, aslında kendi hatalarımızla yüzleşmekten kaçmaktır.

Doğa kendi yolunu bulur. Biz o yolun üzerine şehir kurarsak sonuçlarına da hazırlıklı olmak zorundayız.

Bursa da bu gerçeğin dışında değil

Yaşadığımız Bursa, doğal güzellikleri kadar afet riskleriyle de dikkat edilmesi gereken bir şehir.

Bir tarafta Uludağ'ın etekleri, diğer tarafta verimli ovalar, akarsular, ormanlar ve hızla büyüyen yerleşim alanları…

Bursa'nın deprem gerçeği yıllardır bilim insanları tarafından dile getiriliyor. Bunun yanında şiddetli yağışlar, su baskınları, heyelanlar ve orman yangınları da şehrimizin karşı karşıya olduğu önemli tehlikeler arasında bulunuyor.

Özellikle son yıllarda yaşanan yoğun yağışlar, şehirlerin altyapı kapasitesinin ve yapılaşma tercihlerinin ne kadar önemli olduğunu bir kez daha ortaya koyuyor.

Ancak burada yalnızca belediyeleri ya da kamu kurumlarını eleştirmek yeterli değil.

Vatandaş olarak bizlerin de sorumlulukları var.

Ormanlık alanlara bıraktığımız bir cam şişe, doğaya attığımız bir sigara izmariti, dere yataklarına döktüğümüz atıklar ve çevreye karşı gösterdiğimiz duyarsızlık, bazen geri dönüşü mümkün olmayan sonuçlara yol açabiliyor.

İklim değişikliği artık geleceğin değil, bugünün meselesi

Yıllarca iklim değişikliğini gelecek nesillerin karşılaşacağı bir sorun olarak değerlendirdik.

Oysa bugün aşırı sıcaklıklar, uzun süreli kuraklıklar ve bazı bölgelerde giderek şiddetlenen yağışlar, iklim değişikliğinin etkilerinin şimdiden yaşandığını gösteriyor.

Elbette her depremi, her seli ya da her orman yangınını iklim değişikliğine bağlamak bilimsel açıdan doğru değildir. Depremler iklim değişikliğinden kaynaklanmaz. Ancak küresel ısınma, bazı aşırı hava olaylarının sıklığını ve şiddetini artırabilmektedir.

Bunun sonuçlarını yalnızca afet haberlerinde değil, günlük hayatımızda da hissediyoruz.

Artan tarımsal maliyetler, azalan su kaynakları, zarar gören ürünler ve yükselen gıda fiyatları, çevresel sorunların aynı zamanda ekonomik ve toplumsal sorunlar olduğunu gösteriyor.

Bir başka ifadeyle, doğadaki bozulmanın faturası er ya da geç hepimizin önüne geliyor.

Felaket yaşandıktan sonra değil, yaşanmadan önce harekete geçmeliyiz

Türkiye'de afetlerin ardından ortaya çıkan dayanışma, toplumumuzun en güçlü özelliklerinden biri.

İnsanlarımız yardım için seferber oluyor. Arama kurtarma ekipleri canlarını ortaya koyuyor. Gönüllüler, kamu kurumları ve sivil toplum kuruluşları yaraları sarmak için büyük mücadele veriyor.

Ancak yalnızca afet sonrasında gösterdiğimiz dayanışmayla yetinmemeliyiz.

Asıl başarı, insanların enkaz altında kalmasını önlemektir.

Asıl başarı, yağmur yağdığında sokakların göle dönmemesidir.

Asıl başarı, ormanlarımızı yangın çıkmadan koruyabilmektir.

Bunun yolu da bilimsel şehir planlamasından, güçlü denetim mekanizmalarından, afet eğitiminden ve toplumun her kesiminde gelişecek çevre bilincinden geçiyor.

Afet yönetimi yalnızca kriz anında müdahale etmek değildir. Riskleri önceden belirlemek, gerekli yatırımları yapmak ve olası kayıpları en aza indirmektir.

Gelecek nesillere nasıl bir dünya bırakacağız?

Bugün aldığımız kararların sonuçlarını yarın çocuklarımız yaşayacak.

Kesilen her ağacın, kirletilen her derenin, plansız yapılaşmaya açılan her alanın ve ihmal edilen her güvenlik önleminin gelecekte bir karşılığı olacak.

Doğayı korumak yalnızca çevrecilerin, bilim insanlarının ya da yöneticilerin görevi değildir. Bu, hepimizin ortak sorumluluğudur.

Çünkü doğa bize ait sınırsız bir kaynak değil, gelecek kuşaklara bırakmakla yükümlü olduğumuz ortak yaşam alanımızdır.

Artık her felaketten sonra yalnızca geçmiş olsun mesajları yayımlamakla, üzüntülerimizi dile getirmekle ve birkaç gün sonra yaşananları unutmakla yetinmemeliyiz.

Kalıcı çözümler üretmeli, bilimin sesine kulak vermeli ve doğayla mücadele etmek yerine onunla uyum içinde yaşamayı öğrenmeliyiz.

Unutmayalım…

Yorum Ekle
Gönderilen yorumların küfür, hakaret ve suç unsuru içermemesi gerektiğini okurlarımıza önemle hatırlatırız!
Yorumlar (0)
Yükleniyor..
logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.